ekip hali selçuk izmir
Ana Sayfa Asil S. TUNÇER 1 Kasım 2014

Arap isyanı –III-

Arap isyanı –III-

asil-tuncer111Bitmeyen Türk Düşmanlığı… Anzaklar Bu Sefer Gazze’de

İngilizler, Hicaz’ın güneyini Arapların yardımıyla Osmanlı’nın kontrolünden çıkardıktan sonra bu sefer kuzeye Suriye’ye yöneldiler. Bu sebeple I. Gazze Savaşı 26 Mart 1917’de, II. Gazze 19 Nisan 1917’de oldu. Her iki savaşı da Osmanlı birlikleri kazandı. Bu savaşta bir ayrıntı çok önemlidir. Kıyıdan birkaç kilometre mesafedeki Gazze’ye İngilizler tıpkı Çanakkale-Gelibolu’da yaptıkları gibi Anzak’ları savaşa sürmüşlerdi. Yani Türk askeri Avustralya ve Yeni Zelanda askerleriyle bir kez daha karşılaşmıştı. Hem karadan hem denizden çok güçlü gemilerle, orduyla ve mühimmatla gelmişlerdi. Savaşkan Anzaklar burada da Gelibolu’ndaki gibi yine başarılı olamamışlardı. Vahşice saldırdılar; kestiler, boğazladılar. Tıpkı Gelibolu’ndaki gibi ama nafile… Nedense İngiliz-Anzak formülü Türklere karşı bir türlü tutmuyor, bir işe yaramıyordu. Bu başarının ardında Osmanlı’ya destek olan Suriyeli Türkmenler de vardır; onları unutmayalım. Yerli halkın desteği de başarılı olunmasında rol oynadı.

Osmanlı’nın müttefiki Almanlar ise Suriye savaşlarından çok Irak ile meşguldüler ve dertleri tasaları Bağdat’ı tekrar ele geçirmekti. Oysa Irak’ta konuşlanan 300 binden fazla İngiliz askerine karşı yeniden bir harekâta girişmek resmen delilikti. Üstelik Irak Arapları da onlara tam destek veriyorken. Irak’taki Arap şeyhleri İngilizlerden bu yardımlarının karşılığını misli misli alıyorlardı. Gerçi Osmanlıya ihanette bulunmalarının ve İngiliz Anglo-Sakson askerlere yataklık etmelerinin mükâfatı olan çil çil İngiliz altınlarını maalesef harcamak nasip olmayacak, savaş bitip İngilizler Irak’ta hâkimiyet sağlayınca hepsi teker teker öldürülecekti. İlginç bir tesadüf olacak belki ama Arap’ın tersten okunuşu para’ydı. Ne kadar da uyumlu, değil mi? ARAP = PARA.

İngilizlerde sonu gelmez bir Türk düşmanlığı; gerek İngiltere ile sömürgelerinde ve gerekse Hicaz bölgesinde halkı derinden etkileyen Türkler aleyhtarlığı ve müthiş bir karalama kampanyası söz konusuydu. Öyle ki; bölgeye gönderdikleri casusları aracılığıyla ve çil çil dağıttıkları paralar sayesinde kendi askerlerini bırakın Arap askerlerini bile buldukları her Türkü kesecek ve Türk’e ait ne varsa yakıp yıkacak halet-i ruhiye içine girmişlerdi.

BaşbakanLloyd George, Cephane Bakanı Winston Churchill, Savaş Bakanı Lord Kitchenerve Lord Curzon. Hepsi de Türk düşmanıydılar ve Türklerden nefret ediyorlardı.Loyd George; Türkler için “Bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlenmiş bir yara…” derken, Winston Churchill ise “Türklere karşı zehirli gaz kullanalım…” demiş sağduyulu bazı İngiliz yetkilileri bu teklife karşı çıktığındaysa “Ama Türkler insan değil ki! Barbarlara karşı gayet doğal bir şekilde gaz kullanılabilir” diyordu.

Bu fikirler yeni değildi ve daha önceki yıllarda da İngiltere hükümetleri ve entellektüelleri benzer fikri taşıyorlardı. 1880-1885 yılları arasında İngiltere’nin başbakanlığını yürüten William EwartGladstone geliyordu. Gladstone, “Türkler Asya’nın içlerine geri sürülmelidir”, demekteydi. Kendisine göre, Türkler insanlığın insan olmayan numuneleriydi. Medeniyetin bekası için Türkleri Asya steplerine geri sürmeli veya Anadolu’da yok etmeliydi. Türklerin yaptıkları kötülükler yalnız bir surette ortadan kaldırılabilirdi: O da kendilerini yok etmekle. Fransızlar da pek farklı düşünmüyorlardı. “Te TeTurc”; Türk kafası yani inatçı Türkler.

Churchill gibi Çanakkale Savaşlarındaki yenilgiyi unutamayan Kitchener de dünyanın en büyük ordusunu teşkil edip Türklerin üstüne öyle yürümek düşüncesindeydi. “Türkiye’yi mahvedinceye kadar savaşa devam edeceğiz” diyordu ama nasip olmadı çünkü Atlantik’te kayboldu ve cesedi bile bulunamadı. Lord Curzon, “Türkler Avrupa’dan atılmalıdır”. Aynı fikri paylaşan Loyd George, Türkler, yüzlerce yıl Avrupa’da kaldılar ve Avrupa’nın başına bela oldular. İstanbul Türk değildir, Yunanlıdır. Türkler oradan atılmalıdır, diyerek kafasından geçenleri dile getirmekteydi.

Şimdi bunca karalama ve iğrenç beyanlardan sonra başta İngiliz askerleri olmak üzere Anzak ve Arap gönüllülerinin Türk askerlerine nasıl davranmasını beklersiniz mantıklı düşünürseniz… Türk askerlerine insanlık dışı muamele kaçınılmazdı ve türlü türlü işkence çok doğal gelirdi. İngilizler Kanal Harekâtı’nda esir aldıkları Türk askerlerini Kahire sokaklarında çırılçıplak dolaştırdılar ve sonunda onları Ermenilerin yardımıyla toplu imha ettiler. Nasıl mı? Toplam 15bin askerimizi kör ederek. (Bu yazımız için bakınız; http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=2579)

Bundan beş sene önce Suriye, Ürdün ve Lübnan’a yaptığımız turların birinde tanıştığımız Filistinli taksi şoförü Adil, bizi (Eski) Amman olarak da bilinen Salt’a götürmüş oradaki askeri şehitliğimizi gezmiştik. Adil’e,Arapların İngilizlerle işbirliği yapıp Osmanlı’ya ihanet ettiklerini hatırlattığımda, yarım Türkçesiyle “benim dede apdal! Sonra çok pişman!” demişti. Evet, sonra Arapların çoğunluğu, olanlara ve sonuçlarına çok pişman olmuşlardı ama artık çok geçti. (Yazının tamamı için; http://www.turizmhaberleri.com/koseyazisi.asp?ID=701)

Mustafa Kemal Paşa, savaşın devam ettiği bir dönemde bir ara İstanbul’a döner ve Almanların yanlış stratejilerinden kaynaklanan olası mağlubiyetleri değerlendirir. Sonra da Anadolu’yu da tutacak bir cephe ve Anadolu’nun güneyinde daha güçlü savunma ortaya koyacak yeni bir yapılanmaya sahip güçlü bir ordu tertipleme fikrini Enver Paşa, Cemal Paşa ve diğer kurmaylara açar. Bu ordunun adı Yıldırım Orduları’dır. Komutanı ise Alman General Falkenhayn olur.

Hal böyle olunca Cemal Paşanın kumandanlığı ve bölgedeki otoritesi ikinci plana itilmiştir ve bu bir anlamda imaj yenileme de sayılabilir zira söylenenlere göre Cemal Paşa’nın bazı uygulamaları bölgede hoşnutsuzluk yaratmış daha Türkçesi ters tepmiştir. Şöyle ki; bilhassa 1909 yılından sonraki Osmanlı’nın bölgedeki siyasetinde sertlik ön plana çıkar. Ayrıca tedrisatta zorunlu Türkçe’nin yer alması gibi uygulamalar zaten pamuk ipliğine bağlı ilişkileri daha da germiş, bu fırsatı kaçırmayan İngilizlerin olumsuz propagandalarıyla da kısa zamanda Osmanlı yönetimi ve askeri aleyhine bir hava yaratmıştır.

Öte yandan Cemal Paşa’nın kurmayları, bölgede bulunulduğu süre zarfında bazen keyfi bazen de sorumsuzca davranışlarda bulunmuşlardır. Cemal Paşa da adeta bir şato görünümündeki karargâhında kumandandan çok kral gibi davranmış, kendine bir hava vermiştir. Bu gibi amacını aşan hareketler, disiplinsizlik, haberleşme ve istihbarat zaafları üst üste alınan mağlubiyetlere neden olmuş, elde edilen sonuçlar Suriye cephesinde yok yere Osmanlı ordusunun erimesine ve toprakların elden çıkmasına yol açmıştır.

Bu sefer Cemal Paşa yerine Falkenhayn Paşa… Yeniden yapılanan orduya bu sefer bir Alman General kumanda etmekte, inisiyatif Türklerden Almanlara geçmiş bulunmaktaydı. Alman komuta merkezi çoğu zaman Türklerin zararına dokunabilecek kararlar almakta, görüşmelerde bulunmakta ve başına buyruk hareket etmekteydi. İşte bu meyanda Mustafa Kemal-Falkenhayn sürtüşmesi ortaya çıkacaktır.

Almanlar, deyim yerindeyse ikili oynuyorlar, çoğu kararı ve harekâtı işlerine geldiği gibi yerine getiriyorlar, bölgede Osmanlı ile bir müttefikten çok ileride kendilerinin üstünlük kurmasına yardımcı olacak gizli görüşmelere ve ittifaklara yöneliyorlardı. Mustafa Kemal, Almanların bu tür faaliyetlerinden son derece rahatsızdı ve bunu Enver Paşa başta olmak üzere diğer kurmaylara da bildirmekten geri durmadı. Enver Paşa’ya yazdığı mektupta, Almanlar yanında getirdikleri altınları Arap şeyhlerine su gibi akıtırken bize de Anadolu’dan getirdiğimiz gencecik evlatlarımızın kanlarını akıtmak kalıyor, diyordu.

(Sürecek)

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

İlginizi çekebilir

GAVRILO PRINCIP

GAVRILO PRINCIP

reklam rehber selçuk izmir
Tema Tasarım | OzTurk