ekip hali selçuk izmir
Ana Sayfa Asil S. TUNÇER 2 Ağustos 2015

Bu Dünyadan Bir Dost Göçtü

Bu Dünyadan Bir Dost Göçtü

Bu Dünyadan Bir Dost Göçtü
HASAN ÂLİ GÖKSOY
Aslen 1939 doğumlu olduğu halde nüfusa babasının memuriyeti nedeniyle bir yıl gecikmeli olarak 1940 olarak kaydedilebilmiş. Kendisini tanıdığımda 65-66 yaşlarındaydı ama niye yalan söyleyeyim daha yaşlıca gözüküyordu. Yanlış anlaşılmasın bu görünüm fiziki olarak sadece ama ruhi olarak değil hele enerjisi ve hele dimağı gençlere taş çıkartacak yerinde ve sağlamdı. İyi bir Fransızcası ve idare eder İngilizcesi vardı. Selçuk Belediyesi’nde ADD’nin konuğu olarak verdiğim bir konferansta tanışmıştık. O zaman çıkmakta olan Ege Bülten gazetesinde yazıyordu. Onun teşvikiyle ben de aynı yerde yazmaya başladım ve zaten yazarlık tecrübemde Hasan Ali Bey sayesinde ve o yıllarda başlamıştı; yani yaklaşık on yıl önce.

Kendisine ne iş yaptığını sorduğumda bunun ne kadar kısır bir soru olduğunu ve onun yaptıklarını anlatmakta kelimelerin ne derece kifayetsiz kaldığını anladım, üç-dört bardak çay ve yaklaşık iki saatten fazla süren sohbetin ardından. Çünkü Hasan Âli Göksoy, asıl mesleği olan fotoğrafçılıktan laboratuvar ve stüdyo kurmaya, petrol danışmanlığından dergi yöneticiliğine, ebrudan hat’a, yazarlıktan şairliğe ve Neyzenlikten belgeselciliğe kadar daha sayamadığım birçok işi yapmış ve gerçekten layıkıyla yapmış bir insandı. Hatta kendisini tanımaya başladıktan sonra hangi işi daha iyi yaptığı ve asıl uğraşısının ne olduğu konusunda bazen bocalamışımdır. Çünkü her işi son derece iyi ve hakkıyla yapıyordu. Benim ilk yazılarımın redüksiyonu da dâhil… İmlası son derece güçlüydü ve bilhassa bugün kullanmayı ihmal ettiğimiz yumuşak ya da diğer deyişle şapkalı a ve i’ye çok dikkat ederdi. Yaşasaydı şayet, bu yazımda da mutlaka bir bir-iki düzeltme yapardı, eminim.

Evine özellikle son yıllarda belki dört-beş kere misafir olmuşumdur; belediye veya herhangi bir kültür merkezinde, toplantı veya konferans salonunda, sergide vs. buluşmalarımız dışında. Ama onu tanıyışım asıl evine misafir olduğumda başlamıştır o mükemmel kitaplığını ve koleksiyonlarını gördükten sonra. Dubleks evinin her katındaki geniş salonlardan birisi kitaplara ve çalışma odasına ayrılmıştı. Orada bulunduğum saatler çok uzun tuttuğundan hep kendisine borçlu ve minnettar hissetmişimdir kendimi zira saatlerce sohbet eder, yer-içerdik. Fakat ben kendisini aynı cömertlikte ağırlayamadım kendi evimde çünkü Hasan Âli Göksoy kalınbağırsak kanseriyle mücadele ediyordu. Bunu da ısrarla kendisini evime davet etmemi her defasında geri çevirmesiyle sonradan anladım.

Dolayısıyla son görüşmelerimiz seyrekleşmişti çünkü Hasan Âli Göksoy sık sık İstanbul’a kontrole ve tedaviye gidiyordu. Her geçen sene orada kalışı daha uzun ve gidişleri daha sıklaşmıştı ve bu yüzden en son sanırım üç-dört ay arayla bir-iki kez gerçekleşebilmişti. Dışarı pek çıkamıyor ve evine kapanmak zorunda kalıyor ve de nadir dostlarını ancak kabul edebiliyordu. Onun hayatında önemli olmayı başarabilmiş insanlardan olmak ayrıcalığına sahiptim. Hele onca sıkıntı ve ağrısı-sancısına rağmen son nefesine kadar hiç aklından çıkarmadığı büyük projelerinden birisi olan ama maalesef nasip olamayan Aydınoğlu Beyliği ile ilgili hazırladığı muazzam kaynaktan yola çıkarak çekilecek belgesel. Bu belgeseli birlikte çekecektik ve onun referansıyla, bilgilendirmesiyle ben anlatacaktım. Bu beni son derece heyecanlandırmış ve Aydınoğlu Beyliği üzerine ekstra araştırma yapmaya itmiştir. Zira Hasan Âli Göksoy ile bir konuda konuşabilmeniz için en azından onun bilgisinin yarısına sahip olmanız gerekiyordu ya da en azından onda meraklı, bilgiye açlık ve ilgili hissi vermeniz yoksa o konuya girme veya meseleyi masaya yatırma şansı kalmazdı.

Hiç unutmuyorum: Aydınoğlu Beyliğinin kurucusu Aydın Bey’in bana türbesinin nerede olduğunu sormuş ben o zaman bilememiştim. Bir rehber olarak da hele Egeli ve hele İzmirli biri olarak bu soruya yanıt verememek onun deyimiyle suali cevapsız bırakmak hoş bir durum değildi. Yerin dibine geçtiğimi hatırlıyorum. Maneviyatı çok yüksek biri olduğundan neredeyse tüm ecdadın türbelerinin yerlerini biliyordu ve eminim çoğunu ziyaret etmiş, dua etmişti. Bense o dönem daha çok Hıristiyan dini gruplarla çalışıyordum ve türbelerle ilgili nadir bir iki tur yapmıştım. Ondan sonra cami, cami içi hat ve türbelerle daha yoğunlaşmaya başladım.

Örneğin; Ermenilerle ilgili haber ve kupür koleksiyonu zengindi. Araştırmalarımda bazen kaynaklarla ilgili sıkıntım olduğunda kendisine başvururdum. Ermeni Sorunu üzerine verdiğim konferansların birkaç tanesinde giriş konuşmasını kendisi yapmış ve beni onurlandırmıştır. Konferans öncesi yaptığı o iki-üç dakikalık konuşma inanın benim bir saate yakın konuşmamdan belki de daha lezzetliydi.

Hasan Âli Göksoy, bir sanatçıydı ve sanata tutkundu. Kültüre de öyle. Osmanlıcası çok güzeldi ve Arapça-Farsça kelime zenginiydi. Birçok üstat ve sanatçıyı birebir tanıyor, akademik camiadan hocalarla sık sık görüşüyordu. Prof.Dr.Uğur Derman, Türk Edebiyatı Dergisi’nin Kasım-2010 nüshasında kendisinden özellikle bahsedip onu tanıyanların kesinlikle onun tiryakisi olacaklarına işaret etmişti. Çok doğru ben dâhil çok kimse onun tiryakisiydik. Alışkanlıklarımız arasında Hasan Âli Göksoy da vardı.

Ülkenin neredeyse çoğu yerini bilir ve gezip görmüşlüğü vardır; hatta orayla ilgili özellikle çalışmış, bir şeyler araştırmıştır. Bunlardan biri de Darende’dir. İşte Hasan Âli Göksoy’un Malatya’nın Tohma Çayı kenarında kurulu bu şirin ilçeyi anlatan şiiri.

DARENDE…
(Bu iklimin güzel insanlarına)
İsmi, “hilkat sırrını bulup saklayan” demek,
Kararmış gönülleri nurla paklayan demek,
Mahlûka itibarı ibadet sayan demek…
Bütün ağaçlarından altın damlayan demek,

Otuz yapraklı güller diyarıdır Darende,
Bağrı yanık bülbüller diyarıdır Darende.

Erişen Hamidüddin Velî Zâviyesi’ne,
Hayran olur duyduğu sessizliğin sesine,
Ara verir her türlü dünyevî hevesine,
Dalar gider iklîmin uhrevî neş’esine,

Rabbe açılmış eller diyarıdır Darende.
Hakka varmış gönüller diyarıdır Darende,

Burada hissedilir, birçokların “Bir”liği,
Fakirin zenginliği, zenginin fakirliği;
Yüzlerde fark edilir iki cihan dirliği,
O dirliği sağlayan inanç beraberliği.

Ebediler ve ezeller diyarıdır Darende,
Yiğitler ve güzeller diyarıdır Darende.

Gördüm, Tohma Çayı’nın köpüren koyağını,
Sular öpmekte idi Hazret’in ayağını…
Ötede, taşımışlar sanki Hira Dağı’ m,
Balaban’ a kurmuşlar Peygamber otağını!

Nice sâlih ameller diyarıdır Darende,
Yıkılmamış temeller diyarıdır Darende.

Ortaköy, 10 Temmuz 2001
Hasan Âli Göksoy, 70/71 yıllık ömrünü bir şiirinde anlatıyor.

Yet-mişe Doğru
Yolun ucu göründü, yaklaştık enikonu…
Önümde belki birkaç bahar var sanıyorum.
Bir yıl, üç yıl, ya da beş; gelecek işin sonu…
Fazlasını tahminden artık utanıyorum.

Atîden ümitsizim, özlerim ezelleri,
Kendim söylemez oldum, dinlerim gazelleri
Yanlarına varmadan gözlerim güzelleri!
Bu yorgun vücudu ben nereden tanıyorum?

Takvimin yaprakları nasıl böyle tükendi?
Birden geç kalıverdim, oysaki dün “erken” dil
Bunca belâ yetmedi, bakıyorum da kendi
Yalanlarıma hâlâ, çocukça kanıyorum!

Her isteyen, bağıma destursuzca dalmıştır
Gönlümü açtıklarım, yıllarımı çalmıştır.
Şimdi yetmiş seneden elde sıfır kalmıştır
Yitiren ben, yiten ben, kime dert yanıyorum?

Kimse değil, ben yıktım kendi hânümânımı.
Ey Yüceler Yücesi! Sakla kıl îmânımı…
İsmini, “… Alacağın güne kadar canımı,
Kimselere yük etme…” diyerek anıyorum.

Hasan Âli Göksoy
Ortaköy, 10 Temmuz 2001

25.07.2010 tarihinde 70/71 yaşındayken hayata ve bizlere veda eden Sevgili Dostum, Büyüğüm, Hocam (ki kendisine o şekilde hitap ederdim o da her keresinde “estağfurullah” derdi) Hasan Âli Göksoy’u ölümünün beşinci yılında rahmetle anıyor, yine kendisinin yazdığı bir şiirle ruhunu yâd ediyorum.

Dinle Evlat!
Bu topraktan başka yok, ölmeye değer ülke…
Vatan, onun uğrunda can verene aittir.
Sahip ol elindeki paha biçilmez mülke
O mülk, dünyada cennet olmaya müsaittir.

Bin yıldır ruhlarına Fatiha’lar okunan
Ölmüşleri zannetme alelâde meyyittir…*
Bin yıldır toprağından aynı kumaş dokunan
Ecdadının hepsi de, ya gazi, ya şehittir.

Ne işi var Boğaz’da müttefik donanmanın?
Onlar Türk’ü yok etmek üzere müttehittir…**
Bu millete bedeli Batı’ya inanmanın,
Rumeli’dir, Kerkük’tür, Kıbrıs’tır ve Girit’tir!

Onsekiz Mart dokuzyüzonbeş’in bu öyküsü
Nice Türk destanından sadece bir beyittir.
Sarsıyorken Boğaz’ı topların gürültüsü,
Seyit’in beş atışı, onbinlerle eşittir!

O sadece biridir beşyüzbin kahramandan,
Vilâyeti Karesi, kazâsı Edremit’tir,
Havran Manastır Köy’lü Cubur Abdurrahman’dan
Bir Emine Kadın’ın doğurduğu yiğittir.

İstanbul Harbiye’de bir Askerî Müze var;
Oradaki her eser, tarihîmi teyittir.
Müzenin bahçesinde, mermisi adam kadar
Koskoca bir top durur, adı “Koca Seyit”tir…

Hasan Âli Göksoy
Darende, 18 Mart 2001

Şiirler için:
http://www.canakkalemuzesi.com/defaultmain.asp?inc=poem_read&sID=77&sxID=163&listz=listspoems
http://www.darendehaber.com/artikel.php?artikel_id=197

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

reklam rehber selçuk izmir
Tema Tasarım | OzTurk