ekip hali selçuk izmir
Ana Sayfa Asil S. TUNÇER 11 Eylül 2014

Arap İsyanı –II-

Arap İsyanı –II-

asil-tuncer111İstiklali ve İstikbali İngilizlerde Gören Araplar

Altın, silah ve mühimmatın yanında diğer bir etkili silah da propagandadır. Araplar arasında Ecnebi olarak bilinen Avrupalılar dolayısıyla İngilizler kendilerini Arap kamuoyuna kabul ettirebilecek bir kılıf bulma peşindeydiler. Ecnebi kelimesi Ennebi’ye çevrilerek ‘bir peygamberin geleceği ve bu sayede esaretten kurtulacağı’ söylentileri çıkarıldı. Bu tür öngörüler zamanında büyük İslam alimi Muhittin Arabi tarafından dile getirilmişti. Hz. Peygamber güya Mısır’dan çıkacak ve Nil vasıtasıyla Sina’ya gelecekti. Sonra da Araplar kurtulacaktı.

İşte zamanında diğer âlimlerin de onayladığı bu tevatürleri yeniden gündeme getirerek halkın kafasına bir fikir sokmak yoluna gidildi ve bunda da başarılı olundu. Ecnebi ve Ennebi kelimeleri birbirlerine yaklaştırılıp arada sahte bir ilişki ve uydurma bir bağ kuruldu. Buradan da Mareşal Allenby’e Arapça yazılışındaki bir özellik nedeniyle benzetme çıkarıldı. Yani özetle İngilizlerin komutanı Allenby oldu ‘Al Nebi’ yani peygamber.

Arap bağımsızlık hareketi yavaş gelişmekteydi. Aslında böyle bir hareketi de yabancılar başlatıldı. Henüz olgunlaşmayan Arap Milliyetçiliği ve bilinçlenmeyen Arapçılık, emperyalizm tarafından Osmanlı’ya karşı kullanıldı. Zira doğmakta olan politik nitelikteki bu Arap hareketinin liderlerinin çoğu Hıristiyan’dı. Parayla satın alınan Arap şeyhleri ve onların güdümünde çok kolay aldatılan cemaatlere Osmanlı düşmanlığı ve tam aksine de İngiliz dostluğu aşılanarak amaca ulaşıldı.

Bu dönemde Beyrut’taki Amerikan Üniversitesi Arap milliyetçiliğinin ilk ocaklarından biri oldu. Misyonerlerin günümüz en son temsilcileri bile, Arapları Türk boyunduruğundan kurtarmada kendilerinin ne kadar büyük rolü olduğunu ve onları Türklerden kurtararak ne kadar büyük bir başardıklarını kıvançla anlatırlar. Niyazi Berkes, “İslâmlık, Ulusçuluk, Sosyalizm” adlı eserinde bundan ayrıntılarıyla bahseder.

Hatta Milli Şairimiz Mehmet Akif, Arap şeyhlerini İngilizlere işbirliğinden vazgeçirip Osmanlı’ya kazandırmak için Arabistan’a yollanır. Dönüşünde bir Almanya gezisinde yolda Viyana’ya uğramış ve şehre vardığında bir de ne görsün: Kilise çanları verallah çalıyor; şehir velvele içinde. Akif içinden, “her halde ya biz ya da müttefiklerimiz bir zafer kazandı da onu kutluyorlar” der. Fakat merakını yenemeyip sorunca da aldığı cevap “İngiliz General Allenby Kudüs’e girdi, onu kutluyoruz” olur. Osmanlı’nın müttefiki Almanlar, sözde düşman İngilizlerin zaferini ama özellikle Kudüs’ün (Müslümanların elinden alınmasını ve) Hıristiyanlarca yeniden fethini kutluyorlar, bir düşünün. Bu ne bitmez ve devamlı kök salar bir Haçlı zihniyetidir…

Evet, Osmanlı kutsal topraklardan çekilmiş ve belki de doğruyu konuşmak gerekirse Hz. Peygamberin torunları tekrar işbaşına gelmişlerdi; ama İngiliz’in ama Fransız’ın desteğiyle, her neyse. Sonuçta; Osmanlı o toprakları bir zamanlar fethetmişti ve bu pencereden bakınca o yerler Osmanlınındı. Fakat öteki pencereden bakınca da işgalciydi. Araplar, kendilerince ülkelerini işgalci bir kuvvetten arındırıyorlardı. Mekke-Medine’yi elinde bulunduranlar işgalci, Kudüs’ü ele geçirenler ise dosttu; halkı aç, kendi tok ve kişisel hırsları uğruna kendi ülkesini ve halkını Hıristiyan başka bir işgalciye peşkeş çeken insanlardı bunlar. Şimdi desek bunların ne Araplıkla ne de Müslümanlıkla alakaları vardı; bu ne derece doğru tespit olur bilmiyorum. Denilecek tek bir şey var. O da haindiler. Tıpkı Vahdettin ve Damat Ferit ne yaptıysa onlar da aynı şeyi yaptı. Bu yaptıkları hem milliyetçiliğe aykırı hem de inandıkları dine İslam’a. Çünkü Maide Süresi, 51.ayet çok açıktır: “Ey iman edenler, Yahudilerle Hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar, birbirlerinin dostlarıdırlar. İçinizden her kim onlara yardaklık ederse, muhakkak o da onlardandır. Allah ise zulmedenleri doğru yola çıkarmaz”, (Elmalı; sadeleştirilmiş şekliyle).

Osmanlı bölgeden çekilince kısa bir süre işler iyiye gitti gibi görünse de dengeleyici güç Türk yönetiminin doldurduğu boşluk hemen kendisini belli etti. İngilizlerin bu boşluğu doldurması mümkün değildi çünkü onların Arap şeyhlerine yardımı farklı amacı taşıyordu. Derken şeyhler arasında süregelen ebedi rekabet tekrar su üstüne çıktı. Şerif Hüseyin ve ailesi kendilerini diğerlerine göre daha güçlü ve imtiyaz sahibi sayıyorlardı. Oysa bu üstünlük kendilerini Peygamber soyundan gelme saydıklarından dolayı ve bu da Osmanlı yönetimince kabul gördüğünden Türklerce tanınmış bir üstünlüktü ve bu haklar İngilizler tarafından tanınmadığından Şerif ailesi itibar kaybetmeye başladı.

Nihayetinde Suudi şeyhleri kendilerinden kopan Şerif ailesine karşı harekete geçti. Bu sefer İngilizler Suudilere yardıma koştular. 1925’te Suudi orduları kutsal şehir Mekke’yi ele geçirerek, Mekke Şerifi Hüseyin bin Ali ve 700 yıllık Haşimi iktidarını yenilgiye uğrattılar. Sonunda kutsal kentler Suudilerin yani Vahabilerin eline geçti. Osmanlının asırlardır yaşattığı, beslediği Hicaz Krallığı sona erdi. Hz. Peygamberin eşi Hatice’nin mezarı dâhil hepsi yerle bir edildi çünkü Vahabilikte bu tür yerler kutsal veya en azından özel kabul edilmezdi. Şerif Hüseyin ve ailesi canlarını zor kurtardılar. Kıbrıs’a sığınan aileden Hüseyin sefalet ve acılar içinde burada öldü; veliaht oğlu Ali de. Diğer oğlu Faysal Irak Kralı olmuştu. Lakin onu da İngilizler zehirledi. Yerine getirilen Gazi de yine şüpheli bir kazada can verdi. Şerif Hüseyin’in torunu Faysal II çok küçük olduğundan büyük yeğen Abdül naiplik etmeye çalıştıysa da çıkan bir ayaklanmada tüm aile bertaraf edildi.

10 Ocak 1926’da kente gelen İbniSuud, Hicaz Kralı olarak taç giydi. 1927’de rakibi Hüseyin’in taraftarlarını bir kez daha yenilgiye uğrattı. İngiliz Hükümeti, geleceği bu ailede gördüklerinden İbniSuud ailesinin egemenliğini yani krallığını kabul ettiler. 1927 – 1932 yılları arası mücadele ve taht kavgasıyla geçen yıllardır. Nihayetinde 1932 yılında Arabistan yarımadasının neredeyse tamamını idaresi altına alana İbniSuud bugünkü Suudi Krallığı’nın ilk kralı oldu. 1938’de ülkesinde petrol bulunması sonucunda da büyük bir servet edinerek dünyanın en zengin kraliyet aileleri arasına girdi.

Haşimiler, Peygamberin büyükbabasının soyundan gelmektedirler. Bu sülale Osmanlı döneminde 1908’de Mekke Emiri olarak tayin edilmiş, Hicaz’ın 10 asırdır tabir yerindeyse sahibiydiler. Yalnız Osmanlı’ya başkaldırıp tek başlarına Osmanlı iktidarının gölgesi altında değil, tamamen kendi kendilerine hâkimiyet kurmak hevesine kapıldılar. Yalnız, unuttukları bir şey vardı: ortam henüz oluşmamış, halk henüz bilinçlenmemiş vs. bu şekilde hele bir de emperyalist güçlerden medet umarak; aslında mandaterliği bir anlamda kabullenerek… Dolayısıyla kendi temellerine dinamit koydular. 20 Temmuz 1951’de, Kral Abdullah öğle namazı için gittiği Hz. Ömer Camii’nin kapısında öldürüldü. Yerine geçen Tallah çıldırdı. Geriye aileden tek Hüseyin kalmıştı ki o da daha sonra Ürdün kralı olacaktı. Tüm saltanatı suikastlarla ve entrikalarla geçecekti. Bugünkü Ürdün Kralı büyükbabasının adını taşıyan Kral Abdullah’tır.

Bu aile Osmanlı döneminde Hicaz’da ve İstanbul’da saraylarda, yalılarda hiçbir emek ve çaba sarf etmeden Osmanlı’nın kendilerine tahsis ettiği paralarla tam anlamıyla krallar gibi yaşıyorlardı. Bu onlara yetmedi ve Osmanlı’ya ihanet ettiler. Hazır ellerindeki mevkii ve de en kutsal yerlerin krallığını kaybettiler; hem de binlerce insanın canına, kanına sebep olarak… Kral Hüseyin bunu iyi anlamış olacak ki ölüm döşeğinde son nefesini verirken yanındakilere, başımıza gelenler velinimetimize (Osmanlıya) yaptıklarımızın ve günahlarımızın bir tecellisidir, diyecekti.

(Sürecek…)

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

İlginizi çekebilir

Girit-I- Girit ve Mübadele

Girit-I- Girit ve Mübadele

reklam rehber selçuk izmir
Tema Tasarım | OzTurk