ekip hali selçuk izmir
Ana Sayfa Asil S. TUNÇER 30 Ağustos 2014

Arap İsyanı –I-

Arap İsyanı –I-

asil-tuncer11Osmanlı’ya İhanet ve Arap İsyanı

Peygamberin, Ali ile evlendirilen kızı Fatma’nın soyundan geldiği inancı kabul gören Şerif Hüseyin’in soyu, ailenin soy zinciri oldukça karışık ve dağınıktır. 1916 Haziranı ortasında isyan başlayınca Kızıldeniz kenarındaki Cidde işgal edilmişti. İngiliz donanması Kızıldeniz’e hâkimdi. 14 Temmuzda Mekke işgalcilerin eline geçti. Oradaki Türk askerleri korkunç muamelelere maruz kaldılar. 23 Eylül’de Hicaz Valisi Galip Paşa’nın 2.000 askerinin bulunduğu Taif muhasara edildi. Üç ay dayanabilen Galip Paşa, sonunda Taif’i teslim etmek zorunda kaldı.

Kızıldeniz sahilinde Elvecih mevkii, 24 Kasım 1916’da itibaren İngilizlerin kontrolüne geçer ve burası isyancıların üssü haline getirilir. Bundan sonra da tüm gayretler, Suriye-Medine Demiryolu’nun kesilmesine yönelir. Bu meyanda lokomotifler havaya uçurulur. Vagonlara baskınlar düzenlenir. Köprüler bombalanır. Karakol postalarına saldırılır. Nihayetinde 1917 Temmuzunda İngilizler, körfezin en yukarısındaki Akabe’ye asker çıkarırlar. İsyan Suriye’ye kadar uzanır. Şevket Süreyya Aydemir, bu anları kitabı Enver Paşa’nın üçüncü cildinde ayrıntılarıyla ele alır.

Yalnız Türkler Medine’yi müdafaaya devam ederler çünkü Peygamberin kabri buradadır ve onu korumak boyunlarının borcudur. Türklere karşı savaşan Araplar da O’nun soyundan gelenler olduklarını iddia ederlerdendir. Türkler Almanlarla, Araplar İngilizlerle ittifak halinde olup hepsi de kutsal toprakları kontrolünde tutmak için savaşmaktadır. Tek farkla: Türkler Peygamberin kabrini korumak, Araplar da kendi topraklarını korumak için uğraşırlar. Bu amaç büyük bir savaşı tetikler. Tabiri caizse arkasından hançerlenen Türk askeri ise bilhassa Mekke ve Taif’teverdiği büyük kayıplarla adeta eriyerek kaybolmuştur.

Medine-Suriye arasındaki demiryolu da korunmaya çalışılan yerlerdendir. 3 gün 3 gece süren yolculukla bir baştan diğer başa ancak kat edilebilen bu güzergâh tam 200.000 Türk askerince korunmaktadır. Hat ve askerler sürekli taciz altındadır. Bu saldırıları teşkilatlandıran Arabistanlı Lawrence’dır. Çadırı altın dolu bu İngiliz casusu yanına gelen hemen her Arap’ı kendine bağlamış ve Türklere düşman etmiştir. Çok gariptir ki aynı dine inanan ve yaklaşık 500 yıldır aynı çatı altında yaşayan Araplar ise bizi işgalci kabul edip başkaldırmışlar, Hristiyan İngilizleri dost bellemişlerdir.

Bu kadar büyük ve yıkıcı ihanet Fahrettin Paşayı bile şaşırtır. Hulasa öyle bir zamandır ki, Arapların hemen arkasında İngilizler tüm güçleriyle Türklere saldırmaktadır. Şam’da Cemal Paşa son kuvvetlerini Sina cephesine yığmak üzeredir. Ve ne yazık ki Türkler o kadar çok zayiat vermişlerdir ki, kendi karargâhı dâhil tüm Lübnan’ı savunacak toplam askeri ancak 800 kişi kadardır. Türkler hiç ummadıkları bir cephede hiç ummadıkları bir biçimde dost bildikleri ve yardım umdukları Araplardan esaslı bir kazık yemiş, arkalarından kalleşçe vurulmuşlardır.

Türkler bir şeyi geç anlamışlardı. Araplar bırakın Türklere yardım ve yataklık etsin kendi aralarında bile dostane değillerdi. Her bir Arap ülkesi diğeriyle bozuk ilişkilere sahip ve birbirlerini sevmeyen, her an düşmanlığa dönüşebilecek ilişkilere sahiptiler. İttihat ve Terakki komutanları başta Arapların bölgede Türk askeriyle birlikte yan yana savaşacaklarını düşünürlerken kısa zamanda Arap’ın Arap’a bile dost olmadığı, ne dilin ne de dinin bu coğrafyada birleştirici rol oynamadığını hayretler içinde gördüler. Bunun en önemli sebeplerinden biri Arapların henüz milliyetçilik duygularına sahip olmadıklarındandı.

Şerif Hüseyin ve oğulları Cemal Paşa’ya sürekli “Kanal Harekâtı” için hazırlık yaptıklarını ve kendilerine destek sağlayıp asker vereceklerini söylüyor ama işin aslında onu oyalıyorlardı. Bu meyanda kendisinden para ve altın kopartmışlar aynı şeyleri İngilizlere de söyledikten sonra daha çok para ve altın veren ve de vaat de bulunan İngilizlerin yanından yer almışlardı. Zira İngilizler kendilerine Osmanlı’dan kurtarma sözü almış ama kendilerine bizi kurtaran kim diye sormamışlardı.

O sıralar Şerif Hüseyin’in üç oğlundan biri olan ve sonradan Irak kralı olacak Faysal Cemal Paşa’nın yanından güya kendisine yardım ediyordu. Harekâtın başlamasına ramak kala ve Arap ayaklanması başlayınca güya kendine yani Osmanlı askerlerine katılacak daha fazla mücahit bulma bahanesiyle karargâhtan ayrılarak Sina Cephesi’ne doğru gizlice yola çıktı. Bunu istihbarat eden Cemal Paşa, ne derece büyük bir kazık yediğini anladı; içine düştüğü durumun vahametini kavradı.

1916’da başlayan Arap İsyanı’nın baş aktörü 1908’den beri iktidarda bulunan Mekke Şerifi Hüseyin’di. İlk beyannamesini 27 Haziran 1916’dda yayınlayan Şerif Hüseyin 2 Haziran 1916’da ihtilal bayrağını çekti. İsyan etmesinde ileri sürdüğü sebep ise İttihat ve Terakki liderlerinin dini ihmal etmeleri iddiasıydı. Oysa Kutsal Cihat ilan eden ve kutsal kentleri savunmaya geçen İttihat Terakki yönetimindeki Osmanlı-Türk ordusuydu. Oysa Şerif Hüseyin haçlılarla ittifak içindeydi. İsyan böyle başlamış ve kısa zamanda büyümüştü. Tüm güçleriyle yüklenen İngilizler sayesinde de Türk ordusu sürekli yenilgiye uğruyor ve geri çekilmek zorunda kalıyordu. Arap İsyanı tam anlamıyla bir ihanet ve parayla satılan kutsal değerler ve yüzyıllara dayanan dostluklardı.

Araplara ne kadar verirsen ver doymuyor, daha fazlasını istiyorlardı. Bu taraf kendi insanları ve dindaşları olmasına karşın İngilizlerin bölgeye yığdığı ileri teknoloji ürünü silahlar ve çil çil altınlar onlara daha cazip geliyordu. Üstelik verilen vaatler kulağa daha hoş geliyordu. Osmanlı’dan aldıkları altına karşılık söz verdikleri askerleri temin etmedikleri gibi cephede de yeterince gayretli savaşmıyorlardı. Cemal Paşa, daha çok altın isteyen Araplara para yetiştiremez iken Kafkasya Cephesi’ne tek bir kuruş gitmiyor askerlerimiz kendi kaderlerine terk edilmiş bir halde canlarını dişlerine takarak savaşıyordu. Devlet onca altının üstüne 60.000 altın daha göndermek için kolları sıvamış ama aynı zamanda Araplar İngilizlerden de altınları kopartmış ve onların karargâhlarında kendi dindaşlarına karşı savaşmak için pozisyon almışlardı.

Demek ki din kardeşliği ve dinin yapıştırıcı, yaklaştırıcı özelliği burada veya bu millette hiç tutmamıştı, asla da tutmayacaktı. Türkler sadece yıllardır Araplara yardım yaptıklarıyla ve Anadolu’daki tüyü bitmemiş yetimin rızkını Arap şeyhlerinin ceplerine akıttıklarıyla kalacak, beş asırlık sözde dostluktan sonra dindaşlarının açık ihanetine şahit olacaklardı. Anadolu’nun yağız delikanlıları da şehit…

(sürecek)

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

İlginizi çekebilir

Muhteşem Yüzyıl –V–

Muhteşem Yüzyıl –V–

reklam rehber selçuk izmir
Tema Tasarım | OzTurk